22 Haziran 2012 Cuma

İstanbul depremine hazır mıyız?


16 Haziran 2012 Cumartesi günü Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür "İstanbul Depremi ve Kentsel Dönüşüm" üzerine bir seminer verdi. Bu seminerde konuşulan konuları başlıklar halinde size aktarmaya çalışacağım:
  • Kuzey Anadolu Fayı depremleri batıya doğru taşır, 1939'da Erzincan Depremi'nden  başlayarak batıya doğru hareket eden depremler 1999 Gölcük Depremi ile İstanbul'un kapısına dayandı. Gölcük Depremi  fayın İstanbul'a yakın kısmına normalde 220 senede  birikmesi beklenen stresi 55 saniyede yükledi. Daha batıda da 1912 yılında olan Şarköy Depremi Marmara Denizi'nin altında bir boşluk yarattı. Bu bölgede 1776'dan beri büyük bir deprem olmadığı ve ortalama her 250 senede bir deprem görüldüğü için yakın bir zamanda bu bölgede bir deprem beklenmelidir.
  • Marmara Denizi'nde olan bir deprem İstanbul'da 9 şiddetinde hissedilir ve bu şiddette bir depremde iyi yapılmış binalar bile ciddi zarar görebilir. İstanbul'daki binaların %60'ı bu şiddette bir depreme dayanamaz.
  • Ancak depremde önemli olan insanların o binadan sağ çıkabilmesidir. Eğer insanlar o binadan sağ çıkıyorlarsa o bina iyi binadır. Dolayısıyla da afet odaklı kentsel dönüşüm gecekonduları yıkıp güzel görünümlü binalar yapmak değildir.
  • İstanbul'da 1.600.000 bina vardır. Bu binaların bir envanteri bulunmamaktadır. Bina envanteri yokken bu binaları neye göre çürük veya sağlam diye ayıracaksınız? Bir binanın  kalifiye bir grup gerçek analizinin yapılması en az üç gün sürer ve son derece maliyetlidir. Bu emeği harcamadığınız zaman vatandaşı inandırmanız çok zordur.
  • Benzer bir inceleme yapılmaya çalışıldığında Zeytinburnu'nda  16,000 bina sorunlu çıktı ama sağlam dedikleri bina deprem olmadan yıkıldı.
  • Kentsel dönüşüm bağlamında “yıkıp, yapacağız” demek yanlıştır. Devlet garantisi olmadan yapılacak böyle bir işleme vatandaş karşı çıkar ve bu iş vatandaşın desteği olmadan yürüyemez.
  • Eğer “her binayı yıkmayacağız, bazı binalar için güçlendirme çözümüne gideceğiz” denecek olursa bu daha da önemli sorunlar doğurur, çünkü güçlendirme genel bir yöntem değildir. Güçlendirmede her binaya o binaya özgü yöntemler uygulamalısınız. Bu, bina envanteri çıkarılmasından da zor bir iştir ve 1.600.000 bina için bunu yapamazsınız. Ayrıca güçlendirme bilinçsiz yapıldığında çok daha kötü sonuçlanabiliyor. Sonra güçlendirilen bina çökerse bunun hesabını kim verecek ve güçlendirmenin maliyetini kim ödeyecek?
  • Kentsel dönüşümde ayrıca binaların seyreltilmesi de gerekir. Bu da ancak insan yoğunluğunun azaltılması ile mümkündür.
  • Eğer “biz sadece belirli bölgelerde kentsel dönüşüm yapacağız” derlerse bu değişecek alanlara kim karar verecek? Düşünülecek konu afet riski mi rant mı olacak? Bu işi özel sektör yapacaksa ki öyle olacak, o zaman özel sektör afet açısından en kötü durumda olan yere değil rantı en yüksek olan bölgeye girer. Ama bu durumda rantı düşük olan yerleri ne yapacaksınız? Vatandaşlar arasında bu ayrımı yapamazsınız.
  • Bu soruların hiçbiri yasa çıkmadan konuşulmadı. Bu sorulara acilen cevap verilmesi gerekiyor. Planlanan kentsel dönüşüm kapsamlı ve deprem odaklı olmayacak.
  • Deprem odaklı olsaydı öncelikle tehlike ve risk analizi yapıp sonra zarar azaltıcı önlemler almanız gerekir. Kenti depreme hazırlamalıyız. Sadece deprem değil diğer doğal tehlikeler de hazır değiliz. İstanbul'un bir tehlike analizi yapılmadı, tehlikeler varsayımla kabul edildi. Sonra risk analizi yapacaksınız: Nereler etkilenecek? Zararın insani boyutu ne olacak? Ekonomik boyutu ne olacak bilmeniz gerekir? Mevcut hastanelerin on katı olsa gene de yetmez, hatta hastanelerin kendi yerleri bile güvenli değil.
  • Gölcük Depremi'nden bu yana 13 sene geçti ve yasa daha yeni çıktı. Yerel yönetimlere bu konuda büyük iş düşüyor. İstanbullu depremde ne yapması gerektiğini bilmiyor. İstanbul'un içinde bol miktarda parlayıcı ve patlayıcı depolayan yer var. Yapı stoğu problemin sadece bir kısmıdır. Halkın bilinci, örgütlenmesi yok, zararlı maddelerin güvenilir depolanması yok. Kentsel dönüşümün aceleye getirilmeden gerçekleştirilmesi gerekiyor. Ancak bu bir toplu konut projesi değildir, kentsel dönüşüme öyle bakmak tüm umutlarımızı söndürür.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Dinazorları öldüren şey bizi de öldürür mü?


Filmden önce bir pizza yemek uğruna Jurassic Park'ı en ön sıranın köşesinden seyrettiğimden midir, bu dinazor denen hayvanlar gözüme hep çok büyük görünmüşlerdir. Dolayısıyla da bu büyüklükteki hayvanları neyin öldürdüğü sorulduğunda ilk tepkim "çok büyük birşey olmalı" olmuştur hep. Peki ben bu konuya neden merak sardım? Paleantoloji ile alakam meraklı bir bilim adamı olmaktan ileriye gitmezdi son zamanlara kadar. Ancak asıl merak sardığım konu pesimist karakterimden geliyor, "içki-sigara-kadın-kumar gibi bilindik sebepler dışında bizi öldürecek o kadar çok şey var ki, bunların hepsini bilmeli" diyerek düştüm yola. Tabi doğal olarak deprem geliyor aklımıza, sonra iklim değişikliği, ama burada kalmalı mı? "Bu dinazorları öldüren şey neyse bizi de haydi haydi öldürür" diyerek önce derslerde kullanmaya başladım bu temayı. "Hocam ya üç ders önce metan püskürmelerinin bunları öldürdüğünü söylüyordunuz şimdi meteor diyorsunuz, ne iş" sorusuyla karşılaşınca gördüm ki eğer ben topladığım bilgileri düzgünce bir sıraya koymayacak olursam benim kadar öğrencilerin de kafası karışıyor. Çünkü bu dinazor hikayesi çok zevkli bir konu olduğundan gazeteler ikide bir bu konuya saldırıyorlar, her saldırıda da anlatılan sanki tek doğruymuş gibi lanse edildiği için herkesin bu konudaki son bilgisi en son hangi gazetenin arka sayfasını okuduğuna bağlı olarak değişebiliyor. Bu sebepten bir bilimci olarak bu konudaki bilimsel bulguları anlatmak istedim. Söze son cümlesi ile başlayayım yazının, canı sıkılan gerisini okumayabilir düşüncesi ile:

Dinazorları neyin öldürdüğünü hala tam olarak bilmiyoruz.

Son üç-beş bin yılın tarihini yazmak bile epey zor bir olayken paleantoloji, veya başında paleo olan her bilim dalı çooook zor alanlar, bu konularda çalışan herkese saygım sonsuz. Adamlar bir hayvanın buldukları tek kaval kemiğinden havyanın tüm yaşantısını üretmeye çalışıyorlar, bilimsel sınırlar içerisinde kalarak. Bu sebepten "dinazorları öldüren neydi?" sorusuna tam ve doğru bir yanıt vermenin tek yolunun bir zaman makinesi yapıp, o zamana geri gidip, olayın nasıl olduğunu görmekten geçtiğini düşünüyorum, ama bu da mümkün olmadığı için elimizdeki verilerden hareketle geçmişi kurgulamak zorundayız, bu kurgulama da paleantolojinin temelini oluşturuyor.


Canlıların geçmişine baktığımızda ana hatları ile tarihi dört bölüme ayırıyoruz: Cambrian öncesi, Palaeozoik, Mesozoik ve Senozoik. Bunlardan Cambrian öncesi en eski, Senozoik ise içinde yaşadığımız dönem. Bu dönemler içerisinde denizlerdeki hayat karaya çıkarak günümüzdeki çeşitliliği yaratmış. Ancak bu gelişim içerisinde büyük felaketler canlı türlerinin pekçoğunun ölümüne yol açmış. Son altıyüz milyon yılda böylesi yirmiye yakın irili ufaklı felaket var. Son elli yılın bilimsel gelişmeleri ile bu felaketlerin varlığı artık tartışılan bir olay olmaktan çıktı, oysa 1950'lere kadar bu felaketlerin varlığı bile tartışılıyordu. Bu felaketlerin geçmişte olmadığını düşünmek bugün de olmayacaklarını düşündürdüğü için içimizi rahatlatıcı bir etki yaptığından sanırım. Ancak paleobilimlere fizik, kimya ve mühendislik alanındaki gelişmeler de yardımcı olunca geçmişin önündeki sis perdesi tamamen kalkmasa da bize bazı ipuçları vermeye başladı.
Bu irili ufaklı yirmi felaketin beş tanesi "Büyük Beş" diye biliniyor. Bunun temel sebebi de bu felaketler sırasında neredeyse dünyadaki canlı türlerinin %50sinin yok olmuş olması. Bunların arasında da 251 milyon yıl önce gerçekleşen felaket "Büyük Ölüm" diye biliniyor ki burada dünyadaki canlı türlerinin neredeyse %90'a yakın bir kısmı yeryüzünden silinmiş. Ama bu silinenler dinazorlar olmadığı için o derecede gazetelerin ilgisini çekmiyor bu konu (bir sonraki yazımızın konusu). Ancak 65 milyon yıl önce Mesozoik-Senozoik geçişinde oluşan (ki daha da ayrıntısıyla buna Kretaceous-Tertiary K/T sınırı diyoruz) felaket dinazorlar da dahil olmak üzere dünyadaki tüm canlı türlerinin %50sini öldürmüş. Hem dinazorları öldürmesi açısından hem de büyük felaketler arasında bize zaman olarak en yakını olması bakımıyla bu felaket hakkındaki bilgilerimiz daha doğru ve taze.
En önemli bilgimiz ne?? Doğadaki kayalara baktığımız zaman yıllar boyu çeşitli sebeplerle kum taneciklerinin üstüste yığılmaları sonucunda oluşan katmanları görüyoruz . Dünyanın pekçok yerinde bu katmanlar bulunabiliyor ve daha da önemlisi, hiçbir yerde bu katmanların sırası değişmiyor, yani bazı yerlerde bu katmanlar kalınlaşıp incelebiliyor, bazı yerlerde toptan ortadan yok oluyor, ama hiçbir zaman bir yerde altda olan bir katman bir başka yerde üste çıkmıyor. Bu sebeple de biz bir katmanda fosiller bulduğumuz zaman bu fosilleri ne zaman yaşamış olduklarına dair bilgi ediniyoruz. Felaketler konusundaki temel bilgimiz de buradan geliyor. Bir katmanda kırk değişik fosil türü buluyor, bir sonraki katmanda bu sayı dörde düşüyorsa (tüm dünya ortalaması olarak) iki katman arasındaki felaketde canlıların %90'a yakın kısmı ölmüş diyebiliyoruz. Tabi burada hemen akla gelen soru her canlının fosil bırakıp bırakmadığı ve bu bilginin ne derece doğru olduğu ama paleobilimcilerin temel uğraşı eldeki verilerden bu çıkarımı yapmak ki bu konuda da gayet başarılılar. Olayı biraz basitleştirip abartırsam şöyle bir örnek verebilirim: Denizdeki küçük balıkların coğu bir fekaletde öldü ise iki basit sonuç çıkartabiliriz: Ya biri tek tek bu balıkları öldürdü, ya da bu balıkların yiyeceği olan planktonlara da birşey olduğu için bu balıklarında nesli tükendi.


Bu kaya katmanlarından aldığımız temel bilgi, bundan 65 milyon yıl önce birşey oldu ve bu şey veya şeyler canlıların %50sini öldürdü. Ama buradaki temel sorun, mesela 1950'ler dersek bu 10 yıllık bir dönem demektir, ama 65 milyon yıl dersek bu nereden baksanız birkaç bin yıl hata payı taşır. Yani, birkaç bin yıl içinde olan olaylar silsilesi mi yoksa bir anda olan bir olay mı sorusunun cevabı sadece zaman makinesinden geçiyor.


Kayalar bize felaket öncesini ve sonrasını ne olarak gösteriyor. Ama tam felaket zamanına baktığımızda kalın ve koyu renkli bir tabaka görüyoruz, dünyanın neresinde olursak olalım. Bu tabakanın kimyasal özelliklerini ancak son yirmi-otuz senede doğru olarak inceleme fırsatı bulabildik. Bu katman bize ilginç birşey bildiriyor: İridyum normalde dünya üzerinde bulunan bir metal değildir. Bu metalin ana kaynağı uzaydan gelen meteorlardır. 1980'de Nobel ödüllü araştırmacı Luiz Alvarez'in yayınladığı çalışma (1), normalde milyarda 0.3 olan iridyum miktarının 65 milyon yıl önceye ait olan o koyu renkli tabakada milyarda 9' çıktığını gösteriyor, yani normalin 30 katına. Bunun iki sebebi olabilir ve bilim adamları hala bu iki sebebi tartışıyorlar: Ya bu koyu renkli tabaka normalden 30 kat daha yavaş oluştu, ya da atmosferdeki iridyum miktarını 30 katına çıkartan bir olay oldu.



Daha sonraki çalışmalar daha da ilginç sonuçlara yol açtı. Mesela, her ne kadar bu koyu renkli tabaka dünyada her yerde bulunsa da, içindeki iridyum miktarı her yerde aynı değildi. İridyum miktarındaki artışı bir okla çizecek olursak, dünyada çizilen bu okların tamamı bir bölgeyi bize işaret ediyordu, şimdi Meksika ve Karayip denizinin olduğu bölgeyi. Ancak şu anda bu bölgeye bakacak olursak bir meteorun çarpması sonucu oluşacak bir krater göremiyoruz. Bilimadamları ise bizden farklı gözlüklerle bakıyorlar resme.

Mesela Meksika'nın Yukatan yarımadasındaki su çukurlarının dağılımına bakarsak bu dağılımın yuvarlak bir bölgenin çevresinde oluştuğunu görüyoruz. Benzer ipuçlarını takiple Yukatan yarımadasının ucundaki Chicxulup kentine varıyoruz. 1980'in Alvarez hipotezi bu kenti merkez alan yaklaşık 180 km çapındaki bir kraterin bulunduğunun 1990 yılında açıklanması ile kesinleşiyor (2).

Ancak burada unutmamamız gereken bulgu şu: 65 milyon yıl önce bugünkü Meksika'daki Chicxulup kentinin olduğu yere çapı yaklaşık olarak 10 km olan bir göktaşı çarptı ve bu çarpmanın etkisi ilen çıkan tozlar bütün dünyayı kapladı. Bu fizikçilerin, jeologların ve astrofizikçilerin üzerinde anlaştıkları bir nokta, hatta paleobilimciler de buna itiraz etmiyorlar. Fakat soru 65 milyon yıl önce canlıları öldüren bu olay mıydı?? Çünkü bu sonuca yol açabilecek başka adaylar da var.

Mesela, Princeton'dan bir grup bilimadamı aslında bu çarpmadan 300,000 yıl sonra bile dinazorların yaşamakta olduğunu ve aslında bu çarpmadan 300,000 yıl sonra gelen ikinci bir çarpmanın kötü sonuçlandığını söylüyorlar. Bu yeni bir teori ve özellikle de ikinci çarpma konusunda elde somut deliller olmaması konuyu zorlaştırıyor. Gene de Ukrayna'daki Boltysh krateri (24 km), Kuzey Denizi'ndeki Silverpit krateri (20km) ve en önemlisi Hindistan'ın batı kıyıları açığında yeni bulunan ve varlığı daha pekçok jeolog tarafından kabul edilmeyen Shiva krateri (450 km) 65 milyon yıl civarında yaşlara sahip olduğu düşünülen kraterler. Ancak koyu renkli tabakadaki iridyum miktarı Chicxulup büyüklüğünde bir krateri işaret ediyor, daha büyüklerini veya daha küçüklerini değil.


Bu yokoluş alanındaki ikinci büyük teori ise büyük yanardağların sebep olduğu iklim değişikliğinin canlıları öldürmüş olması. Hindistan'ın ortasında yer alan Deccan Platosu'nun tabanı yaklaşık 2 km kalınlığında volkanik bazalt kayalardan oluşmaktadır. Bu bazalt kayalar yaklaşık 500.000 kilometrekarelik bir alan kaplamaktadır. Bu alanı oluşturan yanardağ patlamalarının yaklaşık 30.000 yıl sürdüğü ve bu yanardağlardan çıkan kükürtdioksit ve karbondioksit gibi gazlar nedeniyle oluşan sera etkisi Chicxulup çarpmasından 500.000 sene önce dünyanın ortalama sıcaklığını yaklaşık 8 derece artırarak kitlesel ölümlere yol açmış olabileceği de söyleniyor (3).
Ayrıca yine 65 milyon yıl önce deniz seviyesinin çok düştüğü bilinen bir gerçek, deniz seviyesindeki bu düşüşü şu an için açıklayabilmek mümkün değil, ancak bu düşüşün özellikle deniz canlıları üzerinde büyük bir etki yaptığı kesin.
Başka neler var?? Mesela yakınlarımızda patlayan bir süpernovadan yayılan gamma ışınlarının ozon tabakasını yok ettiği ve bu sebepten canlıların da soylarının tükendiği hipotezi var ama çevremizde bunu destekleyen bir kanıt yok.

Sonuç olarak dinazorları neyin öldürdüğünü bilmiyoruz. Fakat bizleri Chicxulup'a yönlendiren Nobel ödüllü fizikçi Alvarez de dahil olmak üzere pekçok bilim insanı gittikçe daha ciddi olarak dinazorları bir tek şeyin değil birkaç şeyin birlikte veya üstüste hareket etmesinin öldürdüğünü düşünüyorlar. Yani, dinazorların son dönemlerinde iklim zaten onların yaşamını zorlaştıracak kadar değişmiş ve sıcaklıklar artmıştı. Meteor çarpmaları ve/veya yanardağ patlamaları da atmosfere kattıkları sera gazları nedeni ile daha da büyük bir ekolojik stres yarattıklarından sonunda hayat pekçok tür için dayanılmaz hale gelmişti. Sonuçta her ne kadar elimizde artık pekçok ciddi kanıt olsa da dinazorları neyin öldürdüğünü hala tam olarak bilmiyoruz.

  1. Alvarez, LW, Alvarez, W, Asaro, F, Michel, HV (1980). "Extraterrestrial cause for the Cretaceous–Tertiary extinction". Science 208 (4448): 1095–1108.
  2. Hildebrand, AR, Penfield, GT, Kring, DA, Pilkington, M, Zanoguera, AC, Jacobsen, SB, Boynton, WV (1991). "Chicxulub Crater; a possible Cretaceous/Tertiary boundary impact crater on the Yucatan Peninsula, Mexico ". Geology 19 (9): 867-871.
  3. Duncan, RA & Pyle, DG (1988). "Rapid eruption of the Deccan flood basalts at the Cretaceous/Tertiary boundary". Nature 333: 841-843.





16 Haziran 2012 Cumartesi

Rio'dan yirmi yıl sonra


1980'lerde gelişmiş ülkeler belirli bir refah seviyesine ulaştıklarından artık çevre sorunlarına da ilgi gösteren güç odaklarını da politik yelpazelerinde barındırmaya başladılar. Ayrıca 1970'lerde ortaya çıkmaya başlayan insanlığın dünyanın iklimini değiştirmekte olduğu gerçeği Birleşmiş Milletler'i 1992 yılının Haziran ayında Rio de Janeiro'da bir konferans düzenlemeye yöneltti. Ana teması Kalkınma ve Çevre olan bu konferansa 108'i devlet ya da hükümet başkanı olmak üzere 172 ülkenin temsilcileri katıldı. Konular devletler arasında bu derece üst düzeyde ilk defa ele alındığından tüm taraflar arasında inanılmaz bir iyimserlik hakim oldu (günümüzle kıyaslandığında). Bu konferans sonunda iki önemli belge imzaya açıldı:

İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması (Framework Convention on Climate Change – UNFCCC): Bu anlaşmanın temel amacı insan kaynaklı sera gazlarının dünyanın iklimini değiştirmesine engel olmaktır. Konuyu ortaya bu şekilde koyduğumuz anda buna hayır diyecek kimseyi bulmak kolay değildir. Endüstri Devrimi'nden sonra sanayileşmenin ve nüfus artışının çevremizi her geçen gün biraz daha kirlettiğini biliyoruz. Devletlerin de bunu azaltma yolunda çaba göstermek üzere bir karar almaları gayet doğaldır. Bu anlaşmayı da Birleşmiş Milletler'e yeni üye olan Güney Sudan hariç 195 ülke kabul etmiş durumdadır. Ülkemiz de 2004 yılında bu anlaşmayı meclisten geçirerek anlaşmaya taraf olmuştur. Anlaşmanın temelinde iki ana madde yatar:

1.    İklim değişikliği öylesine büyük ve tehlikeli bir problemdir ki dünya ülkeleri bu problemin bilimsel anlamda kesinlikle kanıtlanmasını beklemeden harekete geçmek zorundadırlar. Çünkü gerekli adımların atılması için bilimsel kesinliğe ulaşılması beklenecek olursa artık harekete geçmek için çok geç kalınabilir.
2.    Atmosferdeki sera gazı miktarının insanlar için gerekli besin miktarının üretimini engellemeyecek ve sürdürülebilir kalkınmaya imkan verecek seviyede tutulması gereklidir.

Bu iki maddeyi de dünyadaki (neredeyse) tüm ülkeler kabul etmiştir. Kabul edilmeyecek gibi de değil bu maddeler. Kim bunlara “hayır” diyebilir ki. Ama iş bu maddelerin nasıl gerçekleştirileceğine gelince anlaşmazlıklar da başlıyor. Gelişmiş ülkeler gelişmişliklerini endüstrileşmelerine, endüstriyi de bu sera gazlarının salımına bağlı olarak sağladıklarından, sera gazlarının miktarındaki bir azaltma doğal olarak bu ülkelerin refah seviyelerinde de bir azalma olarak algılanıyor. Bu sebeple de sera gazı salımlarının çoğunluğundan sorumlu olan gelişmiş ülkeler bu konuda ciddi kısıntıya gitmek istemiyorlar. Öte yandan gelişmekte olan ülkeler de gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşmak istediklerinden bir azaltma yapmayı doğru bulmuyorlar. Sonuç olarak da özellikle son üç yıldır hemen hemen herkes ana fikirler konusunda hemfikir olsa da atılacak adımlar konusunda ciddi bir tıkanıklık yaşanıyor.

Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (Convention on Biological Diversity – CBD): Bu anlaşmanın da üç temel amacı vardır:

1.    Biyolojik çeşitliliğin korunması
2.    Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilmesi
3.    Genetik kaynakların tüm insanlığın mirası olarak eşit şekilde paylaşılması

İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik deyince aklımıza nedense kutup ayıları geliyor hep. Unutun artık kutup ayılarını lütfen. Biyolojik çeşitlilik denince aklınıza “mis gibi kokan domatesler kalmadı artık” veya “eskiden Boğaz'dan uskumru çıkardı” gelsin. Nasıl olup da kağıt üzerinde ülkemiz de dahil olmak üzere 168 dünya ülkesinin biyolojik çeşitliliği koruyacaklarına söz verdiklerini ve korumak için neredeyse hiçbir şey yapmadıklarını unutmayalım.

İşte bu şartlar altında dünya ülkeleri gelecek hafta bir kez daha Rio'da toplanarak 20 sene önce ne de güzel kararlar almış olduklarını konuşacaklar. Sonuçları hepimiz çok merakla bekliyoruz değil mi?? Bir de unutmadan, bu seneki toplantının adında bile artık çevre, iklim ya da biyolojik çeşitlilik yok, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı hepimize hayırlı olsun.

8 Mayıs 2008 Perşembe

Mısır'da son olarak başıma gelenler


Diyeceksiniz ki böylesi şikayetçisin neden Mısır'a gidip duruyorsun?? Haklısınız, ama ilk sefer merak ettiğimden, sonraki seferler de iş gereği gitmem gerekti. Tatil için gittiğimde başımıza gelenler pişmiş tavuğunkilerden beterdi, ama ben ısrarla sinirlenmemeye çalıştığım için fena vakit geçirmemiştim. Detayları Mısır blogumda okuyabilirsiniz. Ancak özellikle son seferde yaşadıklarımı yazmak istedim ki normal bir zamanda normal bir iş için Mısır'a gidecek olursanız sizi nelerin beklediğini bilin.
Öncelikle son gidişim üç geceliğine ve sadece iş amaçlı idi. Pazartesi gecesi 22:30 gibi hotele varıp, perşembe sabahı 08:00 gibi hotelden ayrılmak üzere kurulu bir plan. Kalacağımız hotel Sharm el-Sheikh'de, davet eden Mısırlı arkadaşların da çok tavsiye ettikleri bir hotel/resort olduğu için öncelikle haftasonundan gidip birkaç gün ekstra kafa dinlemek istememe rağmen uçakta yer olmadığı için son anda kalacağımız yere varıp en erken ayrılabileceğimiz vakitte de ayrılmak zorunda kaldık. Bilmeyenler için Sharm bizim Antalya/Belek benzeri deniz kıyısı sıra sıra resort/hoteller dolu bir mekan. Neredeyse vardığınız yerden hiç çıkmadan tatilinizi geçirip geri gelebilirsiniz, ancak tavsiyem eğer hizmet almak istiyorsanız pahalı da olsa Antalya'yı tercih etmeniz, eğer mutlaka Mısır'a gitmek zorundaysanız, hiç bir hizmet alamayacağınızı bilerek gitmeniz. Benim vereceğim örnekler yerin kalitesi veya güzelliği ile alakalı değil, bir cennet yaratmışlar, ama içinde zebaniler hizmet ediyorlar.
Olay 1: Hotelde Internet bağlantısına ihtiyacımız var, bağlantı ücretli, resepsiyona gidip ücret sorduk, günlüğü yaklaşık 40 YTL gibi bir fiyata bir kart alıyorsunuz, o kartın üzerindeki şifreyi bağlantı sırasında giriyorsunuz ve bağlanıyorsunuz, teoride. 80 YTL verip iki kart aldık, iki gün bağlantı için, toplantı salonundan bağlandık, tüm gün sorunsuz kullandık. Ertesi sabah geri gelip bağlanmayı denedik, kart izin vermiyor, "hani belki bunun süresi erken dolmuştur" diyerek ikinci kartı denedik, gene kabul etmiyor. Elimizde bilgisayar resepsiyona gidip gösterdik, "ama sizin bu aldığınız kart odanızda kullanmak için kart, başka yerde kullanamazsınız" dediler. Nasıl yani? Hotelin içinde resepsiyonda bilgisayar kullanmak için bir kart, odada kullanmak için başka kart mı almak gerek? Evet, öyle yapmak gerekliymiş. Peki kartı alırken bunu bize söylemişler mi? Hayır. Kartı geri alıyorlar mı? Hayır. Ne yapmak lazım? Odaya gidip oradan bağlanmak. Döndük odamıza, bağlanmayı denedik, bu sefer de ağ bağlantısı yok. Yani odada kullanılmak üzere kart satıyorlar, ama odada ağa bağlanılamıyor. Döndük resepsiyona, anlattık derdimizi, "yanlış kartla bağlanmışsınızdır" dediler. Bir türlü derdimizi anlatamadık, Internet'e bağlanamadık, paramızı da geri alamadık.
Olay 2: Toplantımız bitti çıkıyoruz, çıkışta para ödeyip faturamızı alacağız. Faturanın şirket adı ve adresine kesilmesi gerekli. Resepsiyondaki vatandaş tutturdu "ben sadece sizin adınıza keserim ve adres yazma özelliği sistemde yok" diye. "Kardeşim nasıl olmaz, bak çıktı aldığım kağıtta benim ismimle TURKEY arasında iki satır boşluk var, o iki satır boşluğa adresin yazılması gerekiyor". Fazla cebelleşemiyoruz çünkü uçağa geç kalacağız. Sonunda dedik ki "bari sen benim ismimi sil, yerine şirket ismini yaz, o yetsin". Ona ikna etmemiz de biraz vakit aldı ama becerdik. Tek parmakla şirket ismini yazmaya çalışırken yardım edelim dedik, bir baktık ki ekranda adresinden posta koduna kadar her türlü bilginin girileceği alanlar mevcut, "bu ne?" dedik, "ben hiç kullanmadım ki orayı" dedi. Hıyar mı, aptal mı, tembel mi karar veremeden faturamızı alıp çıktık. Havaalanına götürecek otobüse bindik, otobüs yerinden tam kalkarken ben adetim üzerine cüzdan, bilet, pasaport kontrolü yapmaya giriştim, baktım pasaport yok. "Oğlum nerede bizim pasaportlar?","girişte resepsiyonda aldılar, bir daha da geri vermediler","aman şöför dur", inip koştuk resepsiyona geri. "Nerede bizim pasaportlar?" "Burada!" "Neden vermediniz bize geri?" "Geri istemediniz ki" dedi adam bana. Hani ben yolculuk telaşında unuttum ama bu laf sanırım hıyarlıkla aptallık sınırında bir yerlerde. Adamlar her konuda haklılar, müşteri de her konuda haksız.
Olay 3: Bas bas bağıra bağıra müzik çalan bir otobüsle havaalanına vardık. Uçacağımız uçak A320, en az 100 kişi uçağa binmek için kuyrukta ve bunların tamamı için sadece bir kontuar açık ve orada da yaygın oturan gençten bir Mısırlı var. Biz bunlara göre kırk kat daha uygar sayılırız çünkü 100 kişi kuyrukta beklerken bir 100 kişi de aradan kaynadı kuyruğa, ama nedense bekleyenlerin tümü yabancı turistler, kaynayanların da tümü yerliler. Biz salağız ya. Ama tabi bu durumda tüm uçağın işlemlerinin bir kişi tarafından yapılması da yaklaşık iki saati aştı, bizim uçak da bir saat gecikme ile kalktı, umurunda mı kontuarda yayılan memurun veya onun amirinin. Haa, bir de sıra bana gelince, benim pasaporta baktı, "sizin Kahire vizeniz yok" dedi. "Nasıl yani? dedim, "iç g hatlar uçuşuna vize mi gerekiyor?" biraz düşündü, sonra kendi söylediği lafın salaklığını kendi de gördü ve susup işine devam etti.
Olay 4: Tabi uçak bir saat rötarla kalkınca bir saat rötarla indi, indiğinde bizim İstanbul uçağının kalkmasına kırkbeş dakika vardı. Kapıda bir görevli, "bağlantılı uçuşu olan var mı?" dedi, biz el kaldırınca baktı, "sizin özel bir durumunuz yok, İstanbul uçağı zaten iki saat rötarlı, rahat rahat yetişirsiniz, bavulunuzu alıp dış hatlar terminaline gidin" dedi. Burada bir parantez, sanırım adamlar bavulları kaybedeceklerine güvendikleri için gümrük geçmeyeceğiniz durumlarda bile bavulunuzu alıp size taşıtıyorlar. Neyse, bavulun gelmesini neredeyse bir saat bekledik, sonunda geldi, elimizde sürükleyerek iç hatlardan dış hatlara yürüdük, dış hatların güvenliği bizi içeriye sokmadı. "Nasıl yani??" "İstanbul uçuşu kapandı, giremezsiniz" "Ya bize Egyptair görevlisi girebilirsiniz dedi" "Yok, bana ne, gidin onlarla konuşun" Gittik Egyptair bürosuna, sıra numarası aldık, numara 130, sıra 112'de. On dakika bekledik, sıra hala 112'de çünkü 112 bilet pazarlığı yapıyor. Zaten uçağın kalkmasına bir saat kalmış, daha fazla beklemeye cesaret edemedik, kapıdaki görevliye "bahşiş" verdik, bize yol gösterdi. İleride bir gizli kısımda müşteri hizmetleri varmış. Neyse gittik oradaki bayana derdimizi anlattık. Tamam diyerek ortadan kayboldu, bir yarım saat sonra geri geldi, tabi bu sırada benzer şekilde bekleyenlerin sayısı 20 civarını bulmuştu. Bizi güvenlikten geçirerek check-in'e götürdü, yerimizi alıp uçağa son yolcu olarak binebildik. Ama uçakta epey boş yer vardı. Yani hangi akla hizmet "uçuş kapandı" diyerek bizi kapıdan çevirdiler ve ecel terleri döktürdüler anlamadık.
Bunlar dışında kırk türlü irili ufaklı olay oldu iki gün içerisinde, ama çok uzun süredir memleketime döndüğüme bu kadar sevinmedim. Bir daha da asla bizim memleketteki hizmet sektörüne laf etmeyeceğim çünkü kötü müşteri hizmetleri nasıl olur gördüm. Son olarak da, sanmayın ki ben kılım veya olaylar bana battı. Toplantıyı düzenleyen kişi Alman'dı, senelerdir bu toplantıyı Antalya'da düzenleriz, Mısırlıların davetine bu sefer hayır diyemediği için Mısır'a gitmek zorunda kaldık, son akşam o da köpekler gibi pişmandı, onun da başına gelmedik kalmamış Mısır'a girişte. Dönüş grubumuzda da bizden başka epey milletten adam vardı, bazıları Arap olmak üzere, herkesin temel kararı toplantıları bir daha Mısır'da düzenlememek şeklinde oldu. Özellikle iş toplantıları için Mısır'a gidecek olanların dikkatine... 

5 Mayıs 2008 Pazartesi

İklim Değişikliğinin Temel Soruları


Pek çok ortamda karşımıza çıkan bir soru var, soranların izni ile bir kez daha tekrarlamak istiyorum: "İklimin değişmesi zaten doğal bir süreç hatta geçmişte de buzul çağları olmuş ve insan soyu hala devam ediyor. Siz iklim değişikliğini önlemeye çalışarak doğanın bu düzenini bir şekilde bozup değiştirmeye çalışmış olmuyor musunuz?" Hatta bu soruya şöylesi bir ekleme de geldi: "Referans noktası olarak kendimizi alırsak, yani insan gözüyle bakarsak; doğa ve insan doğal olarak ayrı görünebilir ki eylemlerimizi doğaya müdahale mi acaba diye yargılayabiliriz. Halbuki referans noktasını dışarıdan bir yerden alırsak, insan türünün bütün eylemleriyle birlikte diğer türler gibi doğaya ait olduğunu görürüz. Yani insanoğlunun bilgi birikimini geliştirmesi (bilimsel çalışmalar), teknolojik gelişmeler, buna bağlı olarak diğer canlılara verilen zararlar, bunların hepsi doğanın içinde tasavvur edilirdi dışarıdaki gözlemci tarafından" (Nilay ve Serdar'a teşekkürlerimle). Bu sorulardan ilki nispeten daha kolay cevaplanır nitelikte olduğu için ondan başlayalım cevaplamaya...

Soru: İklim değişikliği doğada hep olan birşey midir??
 
Cevap: Dünya tarihinde bundan çok daha sıcak ve çok daha soğuk zamanlar olmuştur. Dolayısıyla dünya için sıcaklığın bundan çok daha sıcak veya çok daha soğuk olması doğaldır. Geçmişte bizim şu anda saldığımız karbon diyoksit miktarından çok daha fazlası atmosfere doğal sebeplerden yayılmış ve sıcaklığı arttırmıştır. Mesela dinazorların ortaya çıkıp yayıldıkları Jurasik döneminde atmosferdeki karbon diyoksit miktarı günümüzün neredeyse beş katı, sıcaklı ise bugünkünden ortalama olarak dört derece yüksekti. Dolayısıyla sıcaklıkların veya karbon diyoksit miktarının bugünkünden çok daha fazlası bile dünya veya hakim ekosistem açısından ciddi bir sorun yaratmamaktadır.
 
Sorunun ikinci kismi: Biz doğanın işine karışmakla doğru mu yapıyoruz??
 
Cevap: Doğayı bu iklim değişikliğine doğal sebepler itmedi ki insanların bu değişikliği durdurmaya calışması doğaya aykırı olsun. Zaten yukarıdaki eklemeyi de göz önünde bulunduracak olursak, biz zaten doğanın bir parçasıyız, dolayısıyla bizim yaptıklarımız da doğanın bir parçası olmalı (ben her ne kadar bu görüşe fazla katılmasam da).

Ama belki de daha önemli soru: Bugünküleri geçmişteki tüm iklim değişikliklerinden ayıran nedir??
 
Cevap: Geçmişteki iklim değişikliklerini ikiye ayırmak mümkün: Ani olaylar sonucu oluşan iklim değişiklikleri ve uzun süreçler sonunda oluşan iklim değişiklikleri. Meteor çarpması veya dev yanardağlar gibi oluşan iklim değişiklikleri neredeyse kesinlikle bilindiği gibi pekçok türün ölümü ile sonuçlanmıştır. Aradan geçen milyon yıllar sonunda ortaya çıkan yeni türler bu değişen iklim şartlarına uyum sağlamaya başlayarak hayatın devamlılığını sağlamışlardır. Burada dikkat edilmesi gereken, ani olaylar sırasında var olan türlerin pekçoğu bu olaylar sırasında yok olmuşlar ve yeni türler bunların yerini milyonlarca yıllık bir süreçte doldurmuştur. Günümüzdeki gibi iklim değişikliklerinin benzerleri geçmişte yaşandıklarında sonuçları da ciddi anlamda felaket olmuştur. Bunun temel sebebi de canlı türlerinin pekçoğunun ani değişikliklere hızlı tepki verememesidir. Önümüzdeki yüz yılda dünyanın ortalama sıcaklığı 6 derece artacak olsa, emin olun insanlık ortadan kaybolmaz, pekçok tür yok olabilir, ancak insanlık değişen şartlara en hızlı ayak uydurabilen tür olduğu için yaşamını sürdürecektir. Ama buradaki temel sorun insanların ölümü değil insanların besin kaynaklarının yok olmasıdır. Bunun sonucunda da insan nüfusunda ciddi azalma beklenebilir. Bazı kaynaklar bu ciddi azalmayı %90-95 seviyesinde vermektedirler. Mesela geçmişte buğday ambarı diye bilinen ülkemizde buğday artık sınırlı bölgelerde üretilebilmektedir, çünkü bitkileri kendi hallerine bırakacak olursanız üreme alanlarını senede ancak 1-2 km değiştirebilmektedirler. Buna karşılık iklim değişikliği bitkilerin yaşam alanlarını bundan çok daha hızlı değiştirdiği için insanlar dışındaki canlı türleri buna ayak uydurmakta büyük zorluklar çekmektedir. Bu noktada karşımıza çıkan doğal soru: "Peki güneyler bitki yetiştirilemeyecek kadar sıcak olduğunda insanlık kuzeye kayarak kuzeyde tarıma uygun olmayan alanları tarıma açmak suretiyle aynı tarım ürününü elde etmeye devam edemez mi?" Basit cevabı, edebilir ama nereye kadar, kuzeye gitmenin bir sınırı var, ancak güneyde tarıma imkan vermeyecek olan alanın genişlemesinin bir sınırı yok, dolayısıyla da beklenen 6 derecelik bir iklim değişikliği insan nüfusunda da ciddi bir azalmaya neden olacaktır.

En önemli soru: Madem bizler doğanın bir parçasıyız ve madem iklim değişiklikleri doğada var, biz neden birşeyler yapmalıyız??

Cevap: Biz bugün dünyada yaşıyoruz. Eskiden Bangladeş'in tamamı suyun altına gömülecek olsa kaç yazardı, şimdi gerçekleşmesini pekçoğumuzun göreceği bu ihtimal 100,000,000 insanın hayatını kaybetmesi demek. Bunun için konu umurumuzda ve durdurmak icin birşeyler yapmaya çalışılması gerekiyor. Pekçoğumuz hayatımızı biraz daha az güneşe çıkarak, yiyeceklere biraz daha fazla para harcayarak ve klimayı biraz daha fazla çalıştırarak geçirebiliriz, ancak çocuklarımızın bu kadar ucuz kurtaramayacakları neredeyse kesin. Sonuçta bizler dışarıdan bakan gözlemciler değiliz, olayın tam ortasında yaşıyoruz.
    

28 Ağustos 2007 Salı

Brad Pitt, Truva ve lamalar

Biliyorum epey gecikmeli ama ben ancak vakit bulabildim yazmaya...

Truva savaşı temelde iki kültürün egemenlik mücadelesidir. Batı tarafının kazandığı zafer o derece yer etmiştir ki kafalarda, biz İstanbul'u aldığımızda "eşitlik sağlandı" denmiştir. Her ne kadar dinler çatışması da olsa Ege'nin batı yakası doğu yakasına üstünlük sağlamıştır. Etkisini böylesi yıllar boyu gösteren bir savaşı anlatan filmin de epik bir destan olması beklenirken ben çok kötü hayal kırıklığına uğramıştım. En başta oyuncu seçiminden ve senaryonun taraflı olmasından rahatsız oldum, ama çok daha önemlisi, filmi seyreden ve konuyu bilmeyenlerin ne neden nasıl gibi sorulara cevap bulamadan sadece Brad Pitt'in kaslarıyla fimden ayrılması beni rahatsız etti.

Şimdi isterseniz hikayeyi bir de benden dinleyin, bakalım film nerede hikayenin gerisi nerede?? Bir tek unutmamamız gereken, aslında Truva savaşı konusunda bildiğimiz genel şeyler temelde bir kaynağa dayanıyor, Homer. Homer de temelde bir tarihçi değil, bir şair, yazdığı iki eser de İlyada ve Odise, tarihsel olaylardan çok hikayelere dayanıyor. Ancak bildiğimiz temel bilgiler bu kaynaktan geldiğine göre benim anlatacağım hikaye de Hollywood temelinden çok eski Yunan temeline dayanıyor.

Öncelikle hikayemiz Paris ile başlıyor. Paris Truva kralı Priam'ın oğlu. Ancak onun doğumundan hemen önce kahin Esakus "doğacak bu çocuk Truva'nın sonu olacak" dediği için Priam doğar doğmaz oğlunu öldürülmesi için başçobanı Agelaus'a verir. Agelaus bebeği öldüremeyip İda Dağı'nda kurtlara bırakır, ancak orada bir dişi ayı çocuğu koruyup besler. Bir hafta sonra geri dönen Agelaus da çocuğa kıyamayıp kendisi büyütmeye karar verir. Paris gayet kaliteli bir karakter olarak büyür, büyürken de sürülerini korumak için pekçok haydutla savaşır. Daha sonra da boğa güreştirmeye merak sarar. Bu boğa güreşleri sırasında rakibi boğa kılığındaki tanrı Apollon olur. Kendisinden daha güçlü bir rakibi hemen tanıyıp ona saygı duyduğu için tanrıların görüşlerine güvendikleri bir ölümlü olarak bilinir. Zeus'un düzenlediği bir törene davet edilmeyen kargaşa tanrısı Eris törende ortalığa üzerinde "en güzele" yazılı altın bir elma fırlatınca Hera, Atena ve Afrodit birbirlerine girerler en güzelin kim olduğu konusunda. Zeus da kadınların bu işine karışmak istemediği için ölümlü Paris'in fikrine danışmalarını söyler. Hayvanlarını otlatan Paris'i bulan tanrıçalar onu rüşvetle kandırmaya çalışırlar. Hera Anadolu'nun hükümdarlığını, Atena savaşta yenilmezliği, Afrodit de dünyadaki en güzel kadının aşkını rüşvet olarak sunar. Paris Afrodit'i "en güzel" olarak seçer, tabi sonuç olarak da en güzel kadının aşkını da kazanır, ama ufak bir sorun vardır, çünkü dünyanın en güzel kadını evlidir.

Şimdi gelelim dünyanın en güzel kadınına: Helen tanrı Zeus'un kızıdır. Dünyevi babası Tindareus Sparta Kralı'dır. Kardeşleri de Kastor ve Polluks, yani İkizler Burcu'nun iki tane parlak yıldızı. Bu hatun öylesine güzeldi ki cümle alem bu kadınla evlenmek için yarışıyordu. Yarışçılardan biri olan Odiseus baba Tindareus'a bir teklif sundu, eğer Tindareus Odiseus'un Penelope ile evlenmesine yardım ederse, Odiseus da baba Tindareus'un sorununu çözecekti. Sorun basit, herkes büyük hediyelerle kralın kapısına dayanıp dünyalar güzeli kızını istiyor, kime hayır dese ya reddedilenler birbirine girecek ya da reddedilenler Sparta'ya saldıracak. Odiseus ise basit bir çözüm buldu, kızı almak isteyenlerin tümü her kim kızın kocasına saldıracak olsa kızın kocası olacak kişiyi korumaya yemin edeceklerdir. Herkes bu yemini edince Helen Menelaus ile evlendi. Bundan sonra da Helen'in erkek kardeşleri Kastor ve Polluks ölünce Menelaus Sparta tahtına oturdu (filmde sanki Menelaus kırk yıllık Sparta'lı, zavallı Helen de dağdan getirdikleri köylü güzeli).

Gelelim Helen'in Paris ile kaçmasına: Burada da çokları diyor ki Paris Helen'i kendi isteği dışında kaçırdı, aslında Helen kocası Menelaus ve kızı Hermione'den (ne tesadür Harry Potter'ın da aynen onun yaşında olan bir arkadaşı var, hatta adı bile aynı) ayrılmak istememiş. Neyse, Helen Paris ile Truva'ya kaçı(rıl)nca, Menelaus'u korumaya yemin etmiş tüm Helen hayranları da Menelaus'un peşinden Truva'ya koşmuşlar. Bu tabii mitoloji, aslında eminim gerçeklikler daha çok Menelaus'un ağabeyi Agamemnon'un dediği gibi, bu aslında bir ticari savaştı.

Sonra gelelim savaşa: Öncelikle bu savaş on yıl sürdü, on gün değil. Ama sanırım on yıllık bir savaş filmi yapmak daha zor olduğu için on günlük bir savaş filmi daha kolay çekildi. Bu savaşta Yunanlılardan Aşil ve Ajaks, Truvalılardan da Hektor ve Paris öldü (evet Paris öldü, öyle sonunda mutlu yaşadılar falan yok).

Aşil Yunan şehirlerinden biri olan Truva'nın (bu Yunanistandaki Truva) kralı ile peri Tetis'in oğlu. Aslında Tetis'in peşinden Zeus da koşuyor, ancak Prometeus (hani tanrılardan ateşi çalan hınzır) Zeus'a Tetis'in oğlunun babasından daha önemli bir adam olacağını söyleyince Zeus vazgeçer, Prometeus'un dediği gibi Aşil babasından daha önemli biri olur. Annesi Tetis onu topuğundan tutarak Stiks nehrine daldırdığı için topuğu hariç neresinden yaralanırsa yaralansın öldürülemez. Çok kızgın bir savaşçı ve sırf bu kızgınlığından dolayı pekçok tanrının düşmanlığını kazanıyor. Mesela Truva savaşının hemen başında Hektor ve Paris'in küçük kardeşi Troylus'u Apollon Tapınağı'nın sunağında kafasını keserek öldürdüğü için tanrı Apollon Aşil'e ters. Hatta savaşın ilerleyen zamanlarında Paris'in attığı ok Apollon tarafından yönlendirilerek Aşil'i topuğundan vurarak öldürdüğü söyleniyor. Aslında bu savaş insanlardan ziyade tanrıların savaşı olduğu için savaş on sene sürüyor, bir yanda kuyruk acısı olan Hera ve Atena, diğer tarafta da Afrodit ve tapınağına saygısızlık yapılan Apollon. Bunları ve bunların arasındaki karışık ilişkiyi anlatmadan Truva'yı anlatmak ancak soğansız imambayıldı yapmaya benzer.
Neyse, devam edelim. Savaş sırasında Aşil'in en yakın arkadaşı ve pekçok kaynağa göre de sevgilisi olan Patroklus (evet, Aşil'in erkeklerden hoşlandığı söylenir) Hektor tarafından öldürülünce Aşil de tanrı Hepaistos'un yaptığı yenilmez sırhı ile Hektor'u yakalayıp öldürüyor. Ee tabi bu normal, zavallı Hektor ne derecede kahraman olsa da adam ölümlü, Aşil'in de arkasında hem ölümsüz olan annesi Tetis, hem de Hera ve Atena varken adamın yenilmesi zor. Hektor'u öldürdükten sonra da dokuz gün arabasının arkasında Truva surlarının çevresini dönüyor. Dokuzuncu günün sonunda baba Priam yalvar yakar (ve tanrı Hermes'in yardımı ile) Hektor'un cesedini alabiliyorlar Aşil'den. Sonra Aşil de Paris tarafından topuğundan vurularak öldürülüyor. Paris de savaş bitmeden Filoktetes tarafından öldürülüyor. Savaşın bitiminde Yunanlılar bu sefer de Aşil'in yenilmez sırhı için savaşmaya başlıyorlar. Savaşı kaybeden Ajaks'da kendisini öldürüyor, yani onu Hektor öldürmüyor. Savaşın sonunda da sağ kalan Menelaus karısı Helen'i alıp Sparta'ya geri dönüyor ve ikisi çocukları ile mutlu bir hayat yaşıyorlar.

Ama bildiğiniz gibi Hollywood böyle çalışmıyor:

Öncelikle Brad Pitt'den başlayalım. Bu adam Aşil, yani Yunanlıların büyük kahramanı. Kahraman belki biraz basit kaldı, şampiyonu diyelim belki de. Yani her yönü ile örnek gösterilen bir savaşçı. Yenilmez ve öldürülemez çünkü annesi onu neredeyse yaralanamaz yapmış, bir tek topuğu hariç. Şimdi filmdeki Aşil'de bunları buluyor muyuz?? Aşil kim olurdu bu filmde?? Arnold kesinlikle olurdu, Dwayne "The Rock" Johnson olurdu. Film sektöründeki iriyarı, bu adam beni çok fena döver görüntülü herkes Aşil olurdu. Ama Brad Pitt benim için Joe Black'tir, Tyler Durden'dır, Rusty Ryan'dır, hatta Thelma and Louıse'deki JD'dir, yani akıllı, becerikli ve hoş çocuk, benim hafızamda hiçbir zaman kafası yerine kaslarını kullanan biri olarak yer etmedi, bu filmde de yerine oturmadı.

Sonraki rahatsızlık Diane Kruger. Bu hatun dünyanın en güzel hatunu olmalı, ama Hektor'un karısı Andromake'yi oynayan Saffron Burrows bile bence ondan daha güzeldi. Hatun National Treasure'da gayet güzeldi, ama bu filme dünyanın en güzel kadını olarak hiç yakışmadı.Senelerdir o role kim otururdu diye düşünüp duruyoruz, sanırım bir Monica Bellucci ve on yaş gençken olurdu.

Son olarak da Paris'i oynayan Orlando Bloom. Aslında rolüne iyi uydu, ama benim gözümde kendi film hayatını bitirdi. Paris'i oynadıktan sonra bir daha maço savaşçı olarak onu her gördüğümde Truva'da Hektor'un bacağına sarılarak ağladığı sahne geliyor. Bundan sonra bana hep anne kuzusu olarak görünecek. Onun için de Karaip Korsanları'nın üçüncüsü bana gerçekten komedi geldi, neredeyse her sahnede Orlando Keira'nın bacağına sarılıp ağlayacakmış gibi.

Ama Eric Bana çok güzel bir Hektor olmuş, ancak bu kadar güzel Hektor olunurdu. 006'dan Boromir'e, hem aklını hem de kaslarını kullanan Sean Bean de güzel bir Odiseus olmuştu.

Film benim gözümde berbatdı, özellikle her sabah denizin üzerinden güneş doğmasıyla. Hani tamam gerçek Truva'da çekmediniz filmi anladık, ama en azından haritayı açıp bakın Truva'nın neder olduğuna. Daha da beteri, güneş o kadar hoşlarına gitmiş ki gece çektikleri görüntülere bile güneşi monte ettiklerinden gölge görünmüyor. Bir de lamalar var ki, ben film boyu düşünüp durdum Türkiye'de ne zaman lama vardı diye. Filmin tek güzel yanı kullanılan atın Çanakkale'ye hediye edilmiş olması.

10 Ağustos 2007 Cuma

Dilek tutmak için Pazar akşamını bekleyin!


    Her kayan yıldızdan dilek tutacaksanız bu Pazar akşamı (12.08) bol bol dileğiniz hazırda bulunsun. Özellikle de şehirlerden uzakta bir yerdeyseniz, çünkü 12 Ağustos'ta göktaşı yağmuru var.
 
Göktaşı yağmuru nedir, öncelikle onu anlatayım. Tabi bunun için önce göktaşı nedirden başlamak gerekir. Göktaşları uzayda başıboş dolaşan ve bizim atmosferimize girdiğinde yanarak ışık saçan fazla büyük olmayan taş parçalarıdır. Bunların çoğu futbol topu büyüklüğünde nesnelerdir ve atmosferde yandıkları için dünyaya ulaşmazlar. Bizler bu taş parçalarını atmosferde yanarak önümüzden geçerken gördüğümüzde bunlara yıldız kayması der ve dilek tutarız. Yani yıldız kayması dediğimiz olayın yıldızlarla uzaktan yakından ilişkisi yoktur, bunlar sadece bizim atmosferimize girdiklerinde yanan taş parçalarıdır.
 
Peki bunların yağmuru nasıl olur?? Genelde kayan yıldızlar çok seyrek olur. Ancak senede bazı gecelerde dünyanın yörüngesinin geçtiği noktaya bağlı olarak bunların sayısı neredeyse saatde yüzü bulabilir. İşte bu Pazar akşamı da aslında birkaç hafta süren bu yağmurun en şiddetli olacağı akşam. Cumartesi gecesi de epey yıldız kayması göreceksiniz, ama esas şölen Pazar akşamı çünkü bu sene bir de sürpriz var, ya da aslında yok, yani Pazar akşamı yeni ayın ilk günü olduğundan ay da gökyüzünde parıldayarak kayan yıldızları görmemizi engellemeyecek.
 
Bir de tabi kuyruklu yıldızlar var. Tahmin edeceğiniz gibi kuyruklu yıldızın da yıldızla alakası yok. Aslında bunlar da güneş etrafında uzun sürelerde dönen kirli kartopları. Sadece güneşe yaklaştıkları zaman bu kartopları eriyor ve uzayıp giden bir kuyruk oluşturuyorlar. Bu kuyruğun eni 10 milyon, boyu da 100 milyon kilometre olduğu için çok uzaklardan rahatça görünebiliyorlar. Kuyruğun yapısı ise su buharı ve irili ufaklı toz ve taş parçalarından oluşuyor. Kuyruklu yıldız geçip giderken toz ve su buharından oluşan kuyruğunu toplayıp gidiyor, ancak irili ufaklı taş parçacıkaları güneş sisteminde başıboş dolaşıyorlar. İşte dünyanın yörüngesi de arada sırada bu taş parçacıklarının arasından geçtiğinde bu taş parçacıkları dünyaya düşerek göktaşı yağmurlarını oluşturuyorlar.
 
Dünyanın yörüngesi her 12 Ağustos'ta dünyayı bu taş parçacıklarının arasından geçirdiği için her sene aynı gösteriyi izleriz. Bu gösterinin adı Perseid yağmurudur ve sebebi de dünyanın o sırada Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının bırakmış olduğu taş parçacıklarının arasından geçiyor olmasıdır. Bunlara Perseidler denmesinin sebebi de bu kayan yıldızların Perseus takımyıldızının bulunduğu bölgeden geliyor gibi görünmeleridir .


    Perseus Pazar akşamı 10 gibi kuzey-kuzeydoğu ufkundan yükselir, bakacağımız yön de o doğrultudadır, sanki oradan birileri bize doğru bu yıldızları fırlatıyor gibi görünür.
 
Yıldızları beklerken biraz da geyik yapmak isterseniz:
 
Perseus'un hemen üzerinde Andromeda takımyıldızı vardır. Andromeda'nın hafif doğusunda ve yukarıya doğru uçan at Pegasus, Andromeda'nın batısında ve gene yukarıya doğru da Andromeda'nın annesi Kassiopeia oturur sandalyesinde. Kassiopeia'nın biraz üzerinde de kocası Sefe vardır. Bunların hikayesini bilir misiniz??
 
Önce Perseus ile başlayalım:Perseus Danae'nin oğludur. Dedesi Argos kralı Aksirius'dur. Krallığını bırakacak oğlu olmadığı için Delfi'nin kahinine fikir sormaya gider. Kahin ona yapılacak bşrşey olmadığını, ancak ileride bir gün kızının oğlu tarafından öldürüleceğini söyler. Bunu duyan Aksirius da kızını yeraltında bronz bir odaya kapatır. Ama gene de uçan ve kaçanın kurtulamadığı tanrı Zeus altın bir yağmu halinde gelerek Danae'yi hamile bırakır ve Perseus doğar. Hain dede Danae ve Perseus tahta bir kayıkla denize bırakır. Bu ikili Serifos adası kıyısında balıkçı Diktis tarafından kurtarılır ve Perseus Diktis tarafından büyütülür ve Aşil, Hektor, Herkül türü kahramanlardan biri olur.
 
Şimdi gelelim Sefe ve karısı Kasiopeia'ya: Sefe bir Finike kolonisi olan Etiyopya'nın kralıdır. (Bu Etiyopya bizim bildiğimiz Habeşistan olan Etiyopya değil şimdiki İsrail, Ürdün ve Mısır arasında bir yer) Karısı Kasiopeia'da tüm cihana güzelliği ile nam salmıştır. Yalnız pekçok güzel kadın gibi bu konuda fazla havalara girip kendisini Afrodit ile kıyaslayınca deniz tanrısı Poseydon'un hışmına uğrar. Poseydon herşeyi yiyen canavar Seto'yu Sefe'nin ülkesine musallat eder. Ne yapsalar bu canavardan kurtulamayınca Seto Ammon kahinine danışır. Kahin de ona kızı Andromeda'yı Seto'ya kurban etmesi gerektiğini söyler. Memleketi kurtarmak için Sefe kızını bir kayaya bağlayarak Seto'yu beklemeye başlar. Bu sırada seferlerinden birinden dönmekte olan Perseus (yeni mitolojiye göre atı Pegasus üzerinde) gelerek Seto'yu öldürür ve kızı kurtarır. Sefe de kızı Andromeda'yı Perseus ile evlendirir, bunların bir sürü çocukları olur. Bunlardan biri Perse'dir. Perse'yi Etiyopya'da bırakan Andromeda ve Perseus Argos'a dönerler. Perse de büyüdüğünde Pers krallığı kuran kişi olur.